psychedelic etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
psychedelic etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Nisan 2010 Çarşamba

Open your heart, I'm coming home..



"..Hey you! out there in the cold, getting lonely, getting old, can you feel me?.." diye başlıyor nev-i şahsına münhasır şarkımız.. Dinledikçe içindeki melankoliye insanı çeken cinsten.. Her ne kadar parçanın tamamı bir şekilde kendini ezberletmiş olsa da, kilit ve akılda kalan "seçkin" sözcükleri de olmuyor değil..

Ben en çok "Hey you! Don't help them to bury the light, don't give in without a fight." ile parçaya noktasını koyan "Together we stand, divided we fall"un hastası olmuş, o satırlarla şarkıyı hatırlamışımdır.. Bugün ise "Open your heart, I'm coming home"a garip bir şekilde takılı kaldım..


Eviniz, aslında kalbine girdiğiniz ve kapıyı kapattığınızda kanepeye uzanıp dinlenebildiğiniz insanlardır galiba.. Hayatın keşmekeşini bir kenara atabildiğiniz, yapacak/edecek o kadar çok şeyiniz varken dahi, hiç birini aklınıza getirtmeyen, zamanın nasıl geçtiğini anlamadığınız insanlardır onlar..

Hapşuran birini gördü mü otomatikman "çok yaşa" dercesine, doğum günü olduğunu öğrendiği insanlara "iyi ki doğdun" diyen insanların yaptıkları bu görgü kuralı(!) bana oldukça samimiyetsiz geliyor. Bu samimiyetsizliğin farkına vardığımdan beridir de; bir on sene filan oluyor belki; doğumgünümü kutlamam, pek hazetmem alelacele ve "adettendir" dercesine pişirilip önüme konulan bu seremonilerden.. Ki benim için içten bir davranış sergilediğini düşünmemi isteyen, hırsız bankaların doğum günümü kutlamalarıyla bu "doğumgünü kutlayıcı"larının samimiyetsizlik açısından bir farkları yoktur.

Bugün bir doğum gününe gittim, bir kaç saat içinde benim de doğum günüme dönüştü ve ben de doğum günümü kutlamış oldum, garip di mi? (= İlginç bir topluluktuk bugün, aynı addan ikişer insan, aynı soyaddan bir üçlü bir ikili.. 27, 28, 29 Nisan ve 1 Mayıs'ta doğmuş 4 kişi :D Bunların etkisi var mıdır bilmiyorum ama her şeyden önce "teorik olarak" farklı ailelerden geliyor olsak da o an, o esnada aynı ailenin bireyleri gibi duran, gülen, eğlenen, sevinen, "yaşlanıyoruz"a birlikte üzülen bir aileydik.

Gece evime dönerken geçirdiğimiz bu geceyi düşündüm. Hayatta tek güvendiği insanlar kendi ailesi olan ben, o ailenin annem, babam ve kardeşimden daha geniş bir paydada var olduğunu düşünmeye başladım.. Eve doğru yürürken (ya da bir başka deyişle "evden ayrılırken") ayrılığın hüznü değil, kavuşmanın tatminkarlığı, güven duygusunun yarattığı iç ferahlığı kapladı içimi..

O zaman anladım işte neden bu satırların aklıma takıldığını, bu kadar melankolik, ağır bir parçada dahi insanın kendi halet-i ruhiyesine uygun satırları çekip çıkardığını.. "Open your heart, I'm coming home" diyebileceğiniz insanların var olması kadar güven duyabileceğiniz bir şey olmayacaktır bence bu dünyada..

Doğum günü kutladığım nadir yıllardan biri oldu bu sene.. "Open your heart, I'm coming home" diyebildiğim herkese varlıkları için teşekkürler.

20 Nisan 2010 Salı

Into The Wild kafası..



Based on a true story. After graduating from Emory University in 1990, top student and athlete Christopher McCandless abandoned his possessions, gave his entire $24,000 savings account to charity and hitchhiked to Alaska to live in the wilderness. Along the way, Christopher encounters a series of characters who shape his life.

Mesai sonrası akşam eve gidince ilk işim bu filmi seyretmek olucak, artık daha fazla ertelememeliyim diye düşünüyorum. ""çok düşünme, hemen yollara düş, her bokun tam olmasını beklersen hiç yola çıkamazsın"" diye bir söz görmüştüm ekşide, sonra bloglamıştım SU'da. Zaman zaman kendime hatırlatıp gaz yediğim bir sözdür, severim :)

Into the wild'la ilk tanışmam, bir benzerini bir arkadaşımın ODTÜ ormanlarında yapmasıyla olmuştu.. İkinci tanışmam ise Serkan'ın ağzından hiç düşürmemesine denk geliyor sanırım. Ben ne zaman böyle bir maceraya atılırım, henüz bilmiyorum (= Motorlusunu yapabilirim belki.. hele bir motoru alayım da :D


"""such is the way of the world
you can never know
just where to put all your faith
and how will it grow

gonna rise up
burning back holes in dark memories
gonna rise up
turning mistakes into gold

such is the passage of time
too fast to fold
and suddenly swallowed by signs
lo and behold

gonna rise up
find my direction magnetically
gonna rise up
throw down my ace in the hole"""


Eddie Vedder, sen de kral bir abimizsin ;) Soundtrack'e de ulaşın derim en kısa zamanda, No Ceiling gibi isimlere sahip parçalar var, benim yüzüme salak bir gülümseme çökmüştü şarkının adını görünce (=

Atlamışım, bitirirken geçeyim, filmin yönetmeni de Sean Penn.. O da sevdiğimiz bir abimiz..

19 Nisan 2010 Pazartesi

Ne Me Quitte Pas...


Tadsız tuzsuz bir yazı bu, okumaya yeltenenleri baştan uyarayım. Read at your own risk ;)

Hayatın, ya da Tanrının sana ne zaman kazık atacağını kestiremiyorsun maalesef.. Kazıklar tabi boy boy, kimsenin acısıyla boy ölçüştürmeye çalışmıyorum, ama acıtan her şeyin feryada ihtiyacı vardır bence..

Kendinden üçüncü şahıs olarak bahsetmeyi sevmeyenlerdenim.. Anlatılan bir hedenin ya da bir hödönün hikayesi filan değil, keza anlatılan zaten bir hikaye değil :) (öyle adlandırırsanız alınırım lan, valla bak :) )

Şaklabanlık etmek tuz gibi geliyor bazı bazı, ondandır bu kaçışlarım..



En materyalist düşündüğümü zannettiğim anda okkalı bir tokat yiyebildiğimi öğrendim ben bu aralar hayattan.. Bir de unuttuğum bir şeyi hatırladığım anda kaybetmenin ne kadar acı bir şey olduğunu..

Ne güzel inandırmışız yahu kendimizi Aşk yoktur diye.. Hepsi Aragon ibnesinin başının altından çıkıyor belki, Mutlu Aşk Yoktur diye ezberlettirdi ya o meşhur dizesini bizlere (pek saygıdeğer Zülfü Livaneli, senin de kulakların çınlasın).. Biz de tembeliz az biraz, bir nesil olarak, kesip kırpıp üzerimize ucuza yeni elbiseler dikmek en sevdiğimiz şey.. O hastalıktan bir semptom gibi inanmaya başladık aşksız hayatın varlığına.. Amma, lakin ki öyle değilmiş..

Çok da güzel inandırmıştım kendimi halbuki, her ne kadar içten içe aksini kanıtlamak için içim gitse de... insanlara güvenip, insanları o güven duygusuyla sevmeyeceğime; bunun insan doğasına aykırı olduğuna.. İnsan hayatı boyunca birini sevemezdi, hayatı boyuncayı hadi geçtim de, o an, ya da o süre neyse, o aralıkta seviyorum dediği de kendini kandırmaktan ibaretti.

Ergen ağlaklığı değil katiyyen bu bahsettiğim.. (Oldu bayağı o yolları geçeli zaten de (= ) Her insanın hayatında bir ya da bir kaç insan oluyor herhalde böyle derinden dokunan hislerinize.. Onların (ya da O'nun mu demeli) sayı olarak azlıkları, varlıklarını reddetmenize yol açmamalı..

Birilerine değer vermekten korkmamalı hani azizim.. Sizin için ne kadar değerli olduklarını anlamak için kaybetmeyi beklemeyin..

Dedim ya, unutulan bir şeyi hatırladığı anda onu kaybetmek benim yaşadığım.. Önce Türk filmleri gibi geliyor her şey.. Salak bir sahnede ikiniz reklamdan önceki son 5 dakikayı susarak ve saçma sapan şeylerden bahsederek (ya da bahsedemeyerek) geçiriyorsunuz.. (son reklamları almadık daha, müsterih olun ;) ) Biraz sonra, bu sezsizliğin farkına vardığınızda boyut değiştiriyorsunuz; al, Zeki Demirkubuz filminde gibisiniz. sessizlikler.. halbuki ne tiradlar uçuşuyor içinizde de iki dudak arasından çıkmaya tevellütleri yetmiyor..

Diyemiyorsun bir şey sonra, o sessizliği inşa ediyorsun inceden, belki bir kaç damla gözyaşıyla.. Kendi filmini çekiyorsun ya, ne surata zoom in yapıp yavaş çekimde tokatla karşılaşıyorsun, ne de yere bir tencere sarmayı atıp heba ediyorsun damsız adamdaki gibi.. :) İçinde büyütüyorsun bir şiddeti.. Her iki taraf da karşısındaki ona kızsın, küfretsin istiyor, günah çıkarmak için belki de.. Ama kıyamıyorsun..

İçinden neler geçiyor, aktaramıyorsun o anda, yanındayken.. Sonra bu sayfaya, bunları okuyacağını bile bile yazıyorsun mesela, O'nu nasıl köpek gibi sevdiğini haykırmak istiyorsun ama gittiği/seçtiği yolda durdurmak istemiyorsun bir yandan da.. Yalan, istiyorsun köpek gibi, aynı sevdiğin gibi.. Ama yüzüne söyleyemiyorsun, o acıyı yüz yüze yaşamaktan kaçıyorsun belki de, böyle kaypak kaypak, bakır tellerin ardından ulaşmaya çalışıyorsun ona yine..

Gitme diyemiyorsun mesela, gitme desen de gidecek çünkü, gitme dediğinde sadece her şeyi daha da zorlaştıracaksın.. Ama köpek gibi istiyorsun gitmemesini, skeyim böyle medeniyetin tekerleğini diyorsun umarsızca.. Ve daha bilimum küfürler..

Hiç tanımadığın ve muhtemelen hiç tanımayacağın birine hiç de suçu yokken ağız dolusu küfür ediyorsun da mesela.. Tek problem, senin bir zamanlar unuttuğun ama hatırladığında da tekrar kaybettiğin bir şeyi bulmaya o kadar yakın olması.. Ne küfürler ediyorsun hem de, öyle böyle değil..

Ayrılırken de sarılamıyorsun doyasıya, bağrına bassan bırakamayacaksın, yedi düvel bir olsa karşılarına çıkıp vermezsin, o derece sımsıkı sarılacağından korkuyorsun..

Diyemiyorsun ki, senden ayrıldıktan sonra aptal aptal yürüdüm sokaklarda, tinercilere vermedim o istedikleri bir lirayı, onları atlattıktan sonra cıvık müdürüm afedersini oynayan oyuncuyu gördüm yolda.. Akabinde bir kafede dışarıda oturmuş Murat Bardakçı'yı gördüm, göz göze geldik onunla, sonra "kaç yıllık bilmem" çantasının içinden bir şeyler çıkardı onlarla uğraşmaya başladı, bense kendimi bütün bu olanları Emile Zola romanlarını yazarcasına gözlemlerken buldum, aklımda sen..

Diyemiyor insan, geldiğimden beri ne me quitte pas dinliyorum diye.. Kendimi uzun zamandır böyle görmemiştim diye dialog'a giriyoruz şizofrenik benle.. Durmadan hatırlıyorum, aslında kaç kere elini tutmayı aklımdan geçirdiğimi, üşümesen de buz gibi olur ya hani o ellerin :) O upuzun, sırma saçlarını ne kadar koklamak istediğimi, seni nasıl bir özlemle sarmak istediğimi diyemiyorum. Bunu düşünürken hala ve hala ne me quitte pas çalıyor aklımda, speakerlarda.. Cemal Süreya'nın gazabına uğramış gibi hissediyorum adeta.. Afrika dahil, bütün kara parçalarında..

..
il faut t'oublier
tout peut s'oublier
ne me quitte pas
ne me quitte pas
..


Bundan sonra bir süre boyunca dinleyemeyeceğim parçaların listesini yapıyorum sonra, birsen tezer'ler, jehan barbur'lar, sting'den "my funny valentine'lar".. En tepeye de bunu koyuyorum..



ve bilimum Sezen Aksu parçalarını.. Zeki Müren'ler de cabası..

Martı.. martı sesleri..

Canım uzun zamandır böyle acımamıştı..

27 Aralık 2009 Pazar

afo-R-izmalar 1



...
İyi bir kitabı okumanın vereceği hazzın,
iyi bir kadınla sevişmenin vereceği hazdan daha iyi
olduğunu savunacak kadar densiz değilim,
ama izin verirseniz: en iyisi kadını okumak, kitapla
sevişmek ve ikisini birbiriyle karıştırmamaktır.

...

12 Aralık 2009 Cumartesi

Software Requirements, Kierkegaard ve Modernizmin Çöküşü

YAZILIM MÜHENDİSLİĞİNE GİRİŞ:
ignorance is bliss

Giriş.. Project,
Software development,
COTS (Commercial off-the-shelf),
Open Source..

  Problems create the down-growing triangle of:
        Needs
    Features
Requirements

Gelişme.. Brian Arthur ,
Diminishing Returns "..azalıyordu durmadan..",
Six Sigma (BS),
QFD -> interesting..

WHY



Soluklan.. Russell Ackoff.
Systems through purposes, "-" means `do not possess purpose`, "+" means the opposite:
PartsWhole
--Mechanic
-+Animistic
++Social
+-Ecological


features.. Priority, Effort, Risk.. 3 syndromes of elicitation:
"Yes, but" syndrome
"Undiscovered Requirements" syndrome
"User and the Developer" syndrome

Sıkı Dur!!.. Dreyfus Model: "Dediğim gibi yap, yaptığımı yapma" syndrome..
Jared Diamond and Guns, Germs and Steel..

"..History followed different courses for different peoples because of differences among peoples' environments, not because of biological differences among peoples themselves.

Far more Native Americans and other non-European peoples were killed by Eurasian germs than by Eurasian guns and steel weapons.."


Sistem Dinamiği,
Oyun Teorisi a.k.a. Game Theory(from Stanford Encyclopedia of Philosophy),
SEÇİNİZ!! Borda Count, Kenneth Arrow and his Impossibility Theorem :

In short, no "fair" voting system can satisfy these three criteria:
* If every voter prefers X over Y, then the group prefers X over Y.
* If every voter prefers X over Y, then adding Z to the slate won't change the group's preference of X over Y.
* There is no dictator.


Never underestimate nor overestimate the power of Pareto Principle (also known as the 20-80 theorem..)

Caution: Strategy-proof voting does not exist!!..

----
Kenara sıkıştır; Joint Application Design..

Atlama; Nash equilibrium..



Bitiyor, az kaldı..
It's all about Expectation Management, my friend.

Change Mgmt:
      -> analysis
      -> SRS
      -> Contract
UNDER CONTROL??

SW -/-> ASSET but ASSET --> SERVICE

RFP (request for peace?),
ROI a.k.a. rate of return..

Positivism, Nereye Kadar??,
Postmodernism,
Critical Reality..

Glossary : The Brothers Karamazov,
Kierkegaard'ın nişanlısı,
existentialism..
Gödel's incompleteness theorems..

Modernizmin Çöküşü (=> ? <=) ?2. Dünya Savaşı?
Neo-Platonism

Biterken, Oğuz Atay'dan:
"..Önce kelime vardı..

****----**--*-====-*-====-*--**----****
Yazılımlar fena halde hayatla ilgilidirler ;)

22 Kasım 2009 Pazar

Gülün Dibi..


Mardin'de diş doktorluğu yapan bir dostumun blog'undan alıntı:

http://www.miskinkedi.net/havadis/o-an



Ben: "...mına koyyim ya
hakkaten .mına koyyim böyle işin.."


Ben: (Ev arkadaşıma ilgili yazıları okuttuktan sonra..) "..Ne diyorsun?"
Ev arkadaşım: "....Ne diyebilirim ki, hiç bir şey denmiyor bu durumda..


Bloglayan arkadaşım: (Olayın üzerinden bir miktar konuşup, "ne yapabiliriz" üzerine de biraz kafa yorup, çaresizlik içinde gizli bir sessizliğe gömüldükten sonra..)
"ya işte konuşacak bir sürü sebep, neden sosyolojik bilmem neler var da
 kar etmiyor
 olan oluyor, ateş düştüğü yeri yakıyor işte"


Kaderin cilvesi; ben yazıyı okurken Kardeş Türküler'den Manaki Mu - Ben Kendimi Gülün Dibinde Buldum çalıyordu..

Haberi okuduğumdan beri yukarıdaki resimde taşlaşmış maymunlar gibi hissediyorum kendimi, elden bir şey gelmiyor..

10 Kasım 2009 Salı

Better Things



Massive Attack'in güzide chill out örneği albümü Protection'dan güzide bir chill out parça Better Things. Takvimler 1994'ü gösteriyormuş albüm çıktığında..



Sözleri ayrı bir zehir zemberek, duvardan duvara vuruyor resmen.. ekşisözlükteki bir iletiden alıntı: güldürürken düşündürüyor, düşündürürken öldürüyor.. (bkz: aşağıdaki bold satırlar..) O vakit sözlerini de yazıyim, tam olsun:

Don't drag me down
Just because you're down
And just cause you're blue
Don't make me too
And though you've found
You need more than me
Don't talk to me
About being free

That's freedom without love
And magic without love
Magic without love

Hear me say
Better things will surely come our way
Hear me say
Better things will surely come our way

You say the magic's gone
Well i'm not a magician
You say the spark's gone
Well get an electrician
(swh)
And save your line about needing to be free
All that's bullshit babe
You just want rid of me

You want freedom without love
And magic without love
Magic without love
Yeah

Hear me say
Better things will surely come my way
Hear me say
Better things will surely come my way




Tracy Thorn ablamız da ne güzel söylemiş yav.. We love British accent dedirtiyor insana..

4 Eylül 2009 Cuma

Trakya Ağzı :)



"""
... attık kendimizi gene tarlaya
Taak, Korsala (mekanın ismi sanırım)
- Vaay, Kardejlerim ojgeldiniz.
- Dayı ver birer bira be
Dış ses -> Bira vardı?
- Taak, Vardı..
Dış Ses -> Eah, tamam.
- Iıh, Şevket geldi onbej dakka sonra, O kafa olmuş Skoç brayt sünger gibi
annadın mı
Yumak gibi büle kafada balya topları felan
- Ayga nooldu be, ver dayımı bi içme.
- içmem
- Ya iç
- İi, içeyim gene bea
- Dış Ses: hadi içiyim hadi
- Muhabbet falan filan, a iyi, dayı nası be
- Ya kadan bu(l)du(anlamadım burayı) balya atarız ekmek parası kazanırız
naabıjaz dedi falan filan
- Dış Ses: Kadan
- Mıhabbet nası gidiyo işler
- İyi be, geçen dedi attım dedi iki araba dedi balya dedi aldım dedi parayı
gittim dedi birol'dan dedi aldım dedi iki şişe şarap, buldum kendimi dedi, beraat
oldum
- Dış Ses: Beraat (gülüşmeler)
- Vurdum dedi şaraba, ağustos sıcağında vurmuş kafama didi bayılmışım ben didi
annaaamadım ben dedi. (annayamadım diyor.)
- Dış ses:(gülüşmeler) annaaamadım, annaaamadım.
- Bi uyandım dedi etraf kapkaranlık. Olum dedim şevket naaptın sen
- Dış ses:(gülüşmeler) Kendi kendine..
- herif kendi kendine konuşüyu
- Tam irkildim didi, bir kalaz(kalas diyor) didi, kapaklandım didi.
- Herhalde demiş daha sarhojum
- Dur dedi bir daha bi kalaz daha dedi anladım didi or*spu çojuğunun biri
gelmiş bunu.. kim bu aga?
- karabasan dedim, a**mc*k oğlu her gün dedi uğrar sanki yan komşu, tuz
almaa gidiyu. (tuz almaya gidiyor :) )
- Kalktım dedi, baktım sağa sola, kimse yok didi, tam vurjaktım , taak diye bi
tuttum dedi elini, görmem o kaddan (o kadar demek istiyor) didi, iki dane çaktım
dedi elimin tersine cıstav, cıstav (süper efektler)
- Dış Ses: (gülüşmeler..)
- (tam duyamadım burda biraz gülüşmelerden) nerde amua godumunun, iki dane daha
at deirsek(dirsek demek istiyor olabilir :) ) götüne.. Bi baktım dedi arkasına bakmadan kaçar, İyy İyy
bağrıymış o gene. (bağırıyormuş o gene)
- Bir daha da bi gelme *m*na kodumunun çocuğu demiş ananı skerim senin..
"""


Gece gece gördüğümde beni benden almış bir video :)
Trakyalı olmayan insanlar muhtemelen küfürlere takılacaktır, ama trakya'da yetişmiş insanlar için onların aslında küfür olmadığı, her iki kelimede bir kullanılan "didim,didi,dimiş" kelimeleriyle birlikte trakya ağzına yerleşmiş birer vecize oldukları aşikardır diye düşünüyorum.

İzleyince bir nebze gülebildiyseniz bu post amacına ulaşmıştır efenim ;) Evet penbe de çingene penbesi bea.. :)

18 Ağustos 2009 Salı

Desolation Row..


Büyük hali için resmin üzerine tıklayınız.

Gece gece internette gezinirken karşıma çıkan bir site LSD Photographers. Kesinlikle kafam güzelken/dumanlıyken de bir kere bu siteye girip bakıcam, hatta fotoğrafların bir çoğunun üzerine tıklayıp büyük hallerini inceliycem.. Değişik olabileceğini tahmin ediyorum.

Fotoğraflar gerçek bu arada, üzerinde dikkatlice oynamalar yapılmış, bence oldukça da başarılı olmuş. Sitede fotoğrafçılar hakkında irtibat bilgilere ulaşabilirsiniz.

Güzel kafadan bahsetmişken Bob Dylan'ın Desolation Row'unu anmamak olmaz bence. Her ne kadar Watchmen adlı filmde güzelim parça, üç beş teenage emo yavşak rock yapan meraklı veletler tarafından hunharca katledilmiş olsa da aşağıdaki widget'a tıkladığınızda anlayacağınız üzere değerinden bir şey kaybetmemiştir gözümde efendim. Altına sıçsan da değeri düşmüyor, evet. (altın == gold; yok, bilerek kelime oyunu yapmadım, sonradan farkettim "altına sıçsan" kısmısını..)


Hatta sözlerini de vereyim de tam olsun yapacağımdır tabi ki efenim. Şarkı olabildiğine uzun bu arada, 11 dakika.. İlk dinlediğinizde çok sıradan ve tekdüze gelebilir; telaşlanmayın, sözlerine bir göz atın, geçer ;) :) Bence psychedelic, sizi bilemem..

they're selling postcards of the hanging
they're painting the passports brown
the beauty parlor is filled with sailors
the circus is in town
here comes the blind commissioner
they've got him in a trance
one hand is tied to the tight-rope walker
the other is in his pants
and the riot squad they're restless
they need somewhere to go
as lady and i look out tonight
from desolation row

cinderella, she seems so easy
"it takes one to know one," she smiles
and puts her hands in her back pockets
bette davis style
and in comes romeo, he's moaning
"you belong to me i believe"
and someone says," you're in the wrong place, my friend
you better leave"
and the only sound that's left
after the ambulances go
is cinderella sweeping up
on desolation row

now the moon is almost hidden
the stars are beginning to hide
the fortunetelling lady
has even taken all her things inside
all except for cain and abel
and the hunchback of notre dame
everybody is making love
or else expecting rain
and the good samaritan, he's dressing
he's getting ready for the show
he's going to the carnival tonight
on desolation row

now ophelia, she's 'neath the window
for her i feel so afraid
on her twenty-second birthday
she already is an old maid



to her, death is quite romantic
she wears an iron vest
her profession's her religion
her sin is her lifelessness
and though her eyes are fixed upon
noah's great rainbow
she spends her time peeking
into desolation row

einstein, disguised as robin hood
with his memories in a trunk
passed this way an hour ago
with his friend, a jealous monk
he looked so immaculately frightful
as he bummed a cigarette
then he went off sniffing drainpipes
and reciting the alphabet
now you would not think to look at him
but he was famous long ago
for playing the electric violin
on desolation row

dr. filth, he keeps his world
inside of a leather cup
but all his sexless patients
they're trying to blow it up
now his nurse, some local loser
she's in charge of the cyanide hole
and she also keeps the cards that read
"have mercy on his soul"
they all play on penny whistles
you can hear them blow
if you lean your head out far enough
from desolation row

across the street they've nailed the curtains
they're getting ready for the feast
the phantom of the opera
a perfect image of a priest
they're spoonfeeding casanova
to get him to feel more assured
then they'll kill him with self-confidence
after poisoning him with words

and the phantom's shouting to skinny girls
"get outa here if you don't know
casanova is just being punished for going
to desolation row"



now at midnight all the agents
and the superhuman crew
come out and round up everyone
that knows more than they do

then they bring them to the factory
where the heart-attack machine
is strapped across their shoulders
and then the kerosene
is brought down from the castles
by insurance men who go
check to see that nobody is escaping
to desolation row

praise be to nero's neptune
the titanic sails at dawn
and everybody's shouting
"which side are you on?"
and ezra pound and t. s. eliot
fighting in the captain's tower
while calypso singers laugh at them
and fishermen hold flowers
between the windows of the sea
where lovely mermaids flow
and nobody has to think too much
about desolation row

yes, i received your letter yesterday
about the time the door knob broke
when you asked how i was doing
was that some kind of joke?
all these people that you mention
yes, i know them, they're quite lame
i had to rearrange their faces
and give them all another name
right now i can't read too good
don't send me no more letters no
not unless you mail them
from desolation row


16 Ağustos 2009 Pazar

Modern insana doğayı hafife almama rehberi 101

Bu yaz geleneksel sabahlamalarımdan birini daha yapmanın son demlerindeyken "Buğday mı Nefes mi?" postundaki parçayla karşılaştım ve duduk sesi dinlemeyeli ne kadar uzun zaman olmuş, onu farkettim. Erkan Oğur'la Djivan Gasparyan'ın Fuad albümünü mp3çalarıma ekleyip vurdum kendimi dışarıya.. Zaman mefhumum pek yoktur ama 6.30 gibi çıkmışım sanırım.

Sabahları koşmaya çıkardım bazen, bazen de sabah kalkmaya üşendiğim için akşamları koşardım :) Ama bu kez farklı bir halet-i ruhiye'ye büründürdü bahsi geçen albüm. Başladım yürümeye sahile inip de..


Bu gördüğünüz resimdeki yer bizim yazlık. Çağdaş'a teşekkürler :) O kadar güzel bir yürüyüş oldu ki benim açımdan, iki saati geçmiş sanırım kumsalda yürüdüğüm zaman =) Bu resimde gördüğünüz en sondaki buruna kadar yürüdüm. Başladığım yer de resmin çekildiği yerin bir 500 m ilerisi.. Google Earth'ten baktığım kadarıyla gidiş geliş 10-12 km ediyor.

Haziran'ın sonunda tatil planlarım o kadar farklıydı ki.. Daha 40 günlükken geldiğim ve her sene kaldığımın ilk haftasında canımın sıkılmaya başladığı yazlığımda bir ay vakit geçireceğimi hiç düşünmezdim. Tabi eve internetin bağlanmasının da bunda katkısı çoktur.. Uzun gezi planlarımı bir başka bahara erteledim ama bu yürüyüş gibi bazı şeyler sayesinde, bu ertelemelerin bende zerre pişmanlık uyandırmadığını söylemem yanlış olmaz herhalde.

Yürürken gözüme çarpanları yazayım dedim, bir nevi modern insana doğayı hafife almama rehberi kıvamında. Buyrun efendim, başlayalım:
  1. Elektrik tellerinde kuşlar görürsünüz. 220 Volt geçer ayaklarından ama zerre zarar görmez minnacık bedenleri. Yüksek gerilime dayanmak istiyorsanız bazı ortamlarla ilişkinizi kesmeniz şart!
  2. Yol aldığınızın farkına varmak için ilerilere bakmanıza gerek yok, hareket halinde olduğunuzu ancak adımlarınıza ya da gölgenize bakarak anlayabilirsiniz, en hızla değişen onlardır çünkü.
  3. Sahiliniz kumsa, dalgaların vurduğu ıslak kısımdan yürüyorsanız, enfes bir yürüme yolu vardır: dalgaların yeni çekildiği (yani henüz hala ıslak) ama bir yandan da güneşin tam olarak kurutmadığı sınır.. Islak yerde kum çabuk gömülür, yorar sizi.. Kuru yerde de kum kuraklığından dolayı taşıyamaz çoğu zaman bedeninizi.. Bu ikisinin ortası işte, tam sınır.. Yürüdüğünüz yolu iyi seçin ki batmayasınız.
  4. Yolda gördüğünüz balıkçılara selam verin. Onlar duymamış olsa da siz selamınızı verin; iyi niyet sizden çıkmış olsun bir kere..
  5. Köpeklerden korkmayın. Onlarla iletişmeye çalışın. Siz bir köpekten korkuyorsanız o da sizden korkuyordur muhtemelen. Siz onu itaat ettirmeye çalışmadıkça o da size isyan etmeye çalışmaz.
  6. Zor durumda kalan ters dönmüş bir böceğe, her ne kadar o sizi korkutuyorsa, her ne kadar ondan tırsıyorsanız da yardım edin, düz çevirin. Böyle anlarda ancak anlayabilirsiniz bazı korkularınızın ne kadar yersiz olduğunu..
  7. Bilmediğini şeyden korkarsınız. Korkmamak için öğrenmeye çalışın!
  8. Kara sinekler beyaz tişörte çok gelir. Siz tişörtten arındırmaya çalışsanız da gelirler. Sadece yolunuza devam edin ve sineklerin kaynağından uzaklaşın (artık dere midir nedir, her neyse). Üzerinize yapışan pisliklerden kurtulmanın yolu, onların kaynağından uzaklaşmaktır.
  9. Yola çıktığınızda yolculuğun tadını çıkarın, varacağınız yeri düşünürseniz yol da yolculuk da çekilmez olur.
  10. "Dönerken daha yorgun olucam, güneş daha tepeye çıkmış olacak, hava da ısınır" gibi kaygılarınız olmasın, dönerken varmak istediği yere ulaşmış insan olmanın kıvancıyla bütün bunların üstesinden geliyor olacaksınız. Yüzünüzdeki mutluluk da cabası.
  11. Vardığınız yere izinizi bırakın ya da ordan bir hatıra (taş olur, midye olur) alın. Madalya gibi düşünün bir nevi, "madalyanızı" kaybetmiş olsanız bile o an'ı hatırlayacaksınız.
  12. Köpeklerle anlaşabilmenin bir yolu da onlara saygı duymaktır. Onların tecrübelerine güvenin, ne de olsa bizden hızlı yaşlanmakta/gelişmektedirler..
  13. Bu yazdıklarımdan hatırlayabildiğiniz kadarını düşünüp tartın, keza ben de sadece hatırlayabildiğim kadarını yazdım.

Buğday mı Nefes mi?



Siz bunu dinleyedurun.. Ama ne zaman biliyor musunuz, her ne yapıyorsanız ve o işi yapmaktan çok sıkılıp da sigara molası vermenin zamanı geldi deme noktasındaysanız.. Ya da boş boş dururken zamanın ağırlını ve gerçek dinginliği yüzünüze bir tokat gibi çarpacak bir sese ihtiyaç duyuyorsanız..

En son ne zaman "şu an çevremde olan ama babamın çocukluğunda eline değmemiş aletlerin, beni doğadan koparan şeylerin esaretinden kurtulmuştum" diye kendinize sormak istiyorsanız.. Ya da bir pazar sabahı, gecenin biterken sizi güne teslim ettiği bir pazar sabahı neyi özlediğinizi bilmeyerek özlüyorsanız bir şeyleri..

İşte o zaman dinleyin gözüm.. Ben sizin yerinize de sahilde yürüyor olacağım, kulağımda bu şarkılar çalarken..

Resurrection















Neredeyse iki seneye yakın olmuş iyi mi bişiler yazmayalı. Bu blog'a "saykodelik saydırmalar" adı vermek istedim birden.. (arka planda çalan Pink Floyd - Ummagumma Albümü - Astronomy Domine'ın da etkisi yok değil hani..)

Alien abimizin alamet-i farikasının hikmeti ise "resurrection"
kavramıyla tabiri caizse dalga geçmektir. Müspet menfi ama
çoğunlukla müspet bir gidişatı olması emaresini gösterir bu
yazdıklarım (inşallah). Bu dersi verirseniz Osmanlıca 102'yi
bir başka seçmeli ders olarak alabilirsiniz gözüm ;)